4 Mart 2012 Pazar

Hünkar Beğendi




Sarkis Balyan Usta sarayı inşa ederken ve içindeki merdivenleri yaparken aklından “saraya girmenin ve saraydakilere görünmeden ikinci kata çıkmanın çok kolay olacağı” gibi bir hususiyet geçirmemişti sanırım, fakat inşa edilmeye başladığı 1861 tarihinden birkaç zaman sonra yaşanacaklar O düşünmese de bunun ne kadar avantajlı bir inşa modeli olduğunu gösterecekti













1861 yılında kendinden önceki sultan olan ağabeyinin yerine tahta çıkar Sultan Abdülaziz,
















Boğazın dibinde beyaz bir kuğu gibi yükselen Beylerbeyi sarayının







inşaatı da aynı zaman başlar. Kırım savaşından beri Fransa ve İngiltere ile dostane ilişkilerin gittikçe geliştiği dönemlerdir.1867 yılında Fransa İmparatoru III Napolyon Sultan Abdülaziz’i gerçekleştirilecek sanayi fuarı ya da Uluslararası Sergi için Paris’e davet ettiğinde Boğazdaki Saray’ın inşası biteli 2 yıl olmuştur. 3. Napolyon un davetini kabul eden Sultan Abdülaziz Paris’te açılan uluslararası sergiyi gezmek üzere bütün planlarını bir kenara bırakarak Kırım Savaşı nda Ruslara karşı kendisini destekleyen hükümdarları tanımak ve bu vesile ile dostluklarını pekiştirmek ister. Ayrıca diğer Avrupa ülkelerini de ziyaret etmek istemektedir. Bu nedenle daveti kabul eder. Osmanlı Sarayında gelişmiş öteki ulusların düzeyine yükselmeyi amaçlayan reformlar çerçevesinde ülkedeki gelişmeleri göstermek istemektedir. Türkler birkaç yıldan beri modernleşmekten başka amacı olmayan reformlar yapmaktadır. Bunun için yalnızca siyasal desteğe değil aynı zamanda mali desteğe de ihtiyacı vardır. Avrupa da karşılaşacağı ve gezeceği ülkelere kendi ülkesi hakkındaki olumsuz fikirleri silmek, içinde bulunan farklı inançtakilere adil davrandığını göstermek istemektedir. Bunun için bu farklı inançlarda yaşayan kimselere karşı yasal düzenlemeler yapmıştır. Bu gezinin bir diğer amacı da Rusya’nın kendisine olan düşmanca tutumu yüzünden Avrupa ülkelerinin desteğine ihtiyaç duymasıdır. Bu geziyi çok iyi bir fırsat olarak görür ve kabul eder. O ki Osmanlı Sultanları fetih için sefer dışında kendi sınırlarının dışına çıkmazdı, bırakın sınır dışına kendi sınırları içindeki uzak ülkelere dahi gitmezdi, ta ki II. Mahmut’un Tuna boyu gezisine kadar. Abdülaziz Han bu geziden önce 1862 de Bursa ya ve ardından Kahire ye iki sefer daha düzenlemiş ve halkın artık saraya olan bakış açısını görmüştür. Sarayın zevk ve eğlence yerine dönüştüğü sultanın yan gelip yattığını düşünen halka ve çevre ülkelere böyle olmadığını göstermek istemektedir. Abdülaziz geziyi kabul ederek ulemanın tepkisini çeker. Bunun için yola çıktığında ulemanın kuşkularını silmek için 1867 yılının 21 Haziran’ında cuma namazı sonrası Eyüp Sultan Camisini ziyaret edip yapılan merasim ile birlikte buradan yola çıkar. Anlatılanlara göre sınırlar dışında kalan topraklar Dar-ül Harp kabul edilir ve buralara ancak fetih için gidilebilirdi, Padişahın bu gezisinde kullanması için özel bir ayakkabı tasarlanmış, ayağı ile ayakkabı tabanı arasındaki bölgeye içinde ülke toprağı bulunan bir bölüm yerleştirilmiştir böylelikle Padişah Dar-ül harp toprağına basmayacaktır. Yanına yeğeni Murat, Abdülhamit ve oğlu Yusuf İzzettin Efendi’yi de alarak geziye başlar. Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati tarihi olan 1867 yıllarında Osmanlı, İngiltere, Fransa, Rusya, Amerika ile beraber dünyanın en güçlü 5 ülkesi arasında yer almaktadır. Ruslara karşı Kırım Savaşı'ndan zaferle çıkılmış olması, bu savaşta İngiltere ve Fransa ile müttefik konumunda olması yine 1865 yılında Paris'te imzalanan anlaşmanın getirdiği diplomatik kazanım ile Osmanlı-Avrupa arasında olumlu bir hava estirmektedir. Osmanlı ordusu yapılan düzenlemelerle Avrupa'nın en iyi kara ordusu olmuş, geliştirilen donanmamız ise Akdeniz'de, İngiliz deniz kuvvetlerinden sonra ikinci en güçlü filoya sahiptir. Avrupa'da ise durum pek de farklı sayılmaz. İngiltere'de Victoria Asrı denilen refah dönemi, Fransa'da III. Napolyon unvanı ile imparatorluğunu ilan eden Bonapart sülalesinin yeniden başlamış iktidarı hâkimdir. Yol boyunca geçmişi hakkında düşüncelere dalar. Reformlar babası 2. Mahmut tarafından başlatılmıştır. 2. Mahmut tan sonra büyük kardeşi Abdülmecit tahta geçmiştir. Bu sırada Abdülaziz i de annesi ile birlikte saraydan uzak bir yerde özel hocaları ile birlikte sultanlık için yetiştirmiştir. Abdülaziz belli bir yaşa gelene kadar eğitimini burada sakin bir şekilde tamamlar. Sade ve huzurlu bir ortamda çocukluğu geçer. Abdülmecit ten sonra kendisi tahta geçer ülkeyi yönetmeye başlar. Avrupa’ya yapılan bu seferler kendini halkına göstermek, Avrupa’ya ülkesinin değiştiğini ve medeni ülkeler seviyesine ulaşmak isteğini belli etmesi açısından önemlidir. Tabi Sultan Abdülaziz’in aklında bunlardan başka şeyler de vardır örneğin babası Sultan 2. Mahmud'un Fransız asıllı annesi Nakşidil Sultan'ın ailesini bulup bulamayacağı gibi…..

Abdülaziz henüz veliaht şehzade sıfatını taşırken, Par. A. Ubicini adında bir Fransız yazarın ‘La Turquie Actuelle’ adlı eseri 1855’te yayımlandığında, dedesi 1. Abdülhamid’in eşi yani babaannesi Nakşidil’le ilgili anlatılan hikâyeyi okumuş ve bunu hiç unutmamıştır. Burada araya girelim bilinen o ki, Nakşidil Sultan 1768 yılında “Aimee Dubuc de Rivery “adıyla









Fransa’nın bir kolonisi olan Martinique adasında zengin bir çiftçi ailesinin kızı olarak doğdu. Sonradan Napolyon Bonapart’ın eşi olacak olan Josephine, Aimee’nin kuzeniydi. Bütün kolonilerde imkânı olan ailelerin yaptığı gibi babası onun Paris’te eğitim almasını istemiş bu maksatla Fransa’ya yollamıştı. Ailenin planı genç kızın müzik, edebiyat yanında iyi bir Katolik terbiyesi almasını sağlamaktı. Ve Aimee’nin yaz tatillerini Martinique’te geçirmesini arzuluyorlardı. O yıllarda 17 yaşında olan Josephine’i ise ailesi Alexandre Beauharnais adlı bir kontla evlendirmeyi tercih etmişti. Bu evlilik ve sonrasında gelişen pek çok olayın neticesinde, dul kalmış olan Josephine 1796 senesinde geleceğin Fransa İmparatoru Napolyon Bonaparte’la tanışacak ve bir süre sonra hayatını Fransa İmparatoriçesi olarak sürdürecektir Josephine’in hayat çizgisi böyle değişirken kuzeni Aimee Dubuc de Rivery farklı ama mahiyeti bakımından benzer bir karanlık koridordan geçmektedir. Fransa’daki okulundan Martinique’e gitmek için bindiği gemi Mayorka açıklarında Cezayir korsanları tarafından kaçırılınca Aimee pek çok kişiyle birlikte esir düşer. Güzelliğiyle dikkat çeken genç kızı, Cezayir Beyi hediye olarak Osmanlı sarayına gönderir. Haremde gönlünün güzelliğinin yüzüne nakşedildiği manasında “Nakşidil “adını alan genç kız din değiştirip Müslüman olduktan ve Türkçe öğrendikten sonra 1. Abdülhamid’e takdim edilir. Padişahın ilgisi sayesinde baş kadın efendi konumuna yükselen Aimee oğlu 2. Mahmud’un tahta çıkmasıyla 40 yaşında Valide Sultan unvanını kazanır.

İşte bu duygular içerisinde 1867 senesinin 1 Temmuz günü Sultan ve maiyeti Paris’e varır III. Napolyon, hem milletlerarası sergi hem de bu önemli misafiri için Paris'e yeni bir çehre kazandırmıştır. Sultan Abdülaziz, sergi ziyareti sırasında Fransız sanayi hayatını, aile zanaatlarını, ticaretin çeşitli ürünlerini, yine dünyanın birçok yerinden gelen değişik insanları, Fransız sosyetesinin yaşamlarını, halkın yaşayışını yakından görme imkânı bulmuştu. III. Napolyon ise, doğudan gelen bu önemli misafirini Fransız medeniyeti karşısında şaşırtmak, ilgisini cezbetmek için elinden geleni yapmaktadır. Ancak Abdülaziz, burada şahit olduğu en ilgi çekici ve şaşırtıcı durumlara rağmen kayıtsızlığını, ağırlığını korumuştur. Padişaha gezisi sırasında eşlik eden Keçecizade Fuat Paşa bu konu hakkında şu cümleleri sarf etmiştir:” Padişah hiç bir şeye karşı, hayretini, hatta aşırı alakasını göstermedi. Aslında ruhunda ve kafasında derin izler bıraktığında şüphe duyulmayan hadise ve eserlere karşı bile kayıtsız ve doğal yaklaştı. Hünkâr, şahsına ve sülalesine has o gurur ve istiğna ile sakin, vakur ve ciddi idi.” Sultan Abdülaziz’in bu tutumu, ev sahibi III. Napolyon'u da şaşırtmıştı. Fuat paşa haklıdır,Sultan Abdülaziz hiçbir şeye fazla ilgi ve alaka göstermez,bir tek şey hariç……kızıl saçlı bir İspanyol dilberi

Biz, kızıl saçlı İspanyol dilberi deyince aklınıza öyle sıradan bir kadın gelmesin, bizim bahsettiğimiz bu dilber bir İspanyol kontunun kızı olarak 1826'da Granada’da doğan, gençlik yıllarını Paris’te yaşarken sonradan ‘‘İmparator Üçüncü Napolyon’’ unvanını alacak olan Louis Napolyon'la tanışarak 1853 te evlenen ve Fransa İmparatoriçe si unvanını alan İmparatoriçe Eugenie (Ojeni olarak okunur)’den






başkası değil tabi ki. Anlatılanlar ve sonrasında yaşanacaklar bu ilginin pek de tek taraflı olmadığını gösterir. İşte bu ziyaret süresince Sultan Abdülaziz, boş kalan her zamanda Nakşidil Sultan ile ilgili araştırmasını derinleştirir. 10 gün kaldığı Paris’te Nakşidil Sultan’ın akrabası olduğunu iddia eden Baron de Gransey’le görüştüğünde işittiklerinin masal olmadığı kanısına varmıştır. Gransey padişaha Nakşidil Sultan’ın 1. Abdülhamid’le evlendikten sonra Fransa’daki akrabalarıyla temasa geçtiğini ve onlara hediyeler gönderdiğini anlatır bu hediyelerden kendisinde olanları gösterir. Padişah, Nakşidil Sultan’ın mensup olduğu Dubuc ailesiyle temas kurmak, onlarla da tanışmak ister. Katolik inancına bağlı aile din değiştirdiği için başlangıçta Aimee’yi dışlamış ama onun padişah eşi ve valide sultan olduğunu öğrendikten sonra tavır değiştirmiştir. Sultan Aziz Dubuc’lara İstanbul’dan gelirken yanında getirdiği babaannesinin resmini hediye eder. Ve perçinlenen kanaatini ertesi gün Tuileries Sarayı’nda görüştüğü III. Napolyon’a aktarır. Bu kadarla da kalmaz Fransız basınına verdiği demeçte III. Napolyon’la akraba olduklarını söyler.. Ve sözleri ne o gün ne daha sonra saray tarafından tekzip edilmez

Bu geziyle ilgili birkaç anekdot var ki anlatmadan geçemeyeceğiz Padişaha gezisi sırasında eşlik eden Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa’dan bahsetmiştik yukarıda Sadrazam Keçecizade Fuat Pasa,









Sultan Abdülaziz’in Fransa seyahatine katılan heyetle beraberken bir konuşma esnasında İmparator III. Napolyon ona yarı şaka, yarı ciddi sordu:

-“Paşa, Girit adasını kaça satarsınız?”

Diplomasi dilinin üstatlarından birisi olan Keçecizade cevabı yapıştırmakta gecikmedi:

-“Kâr istemeyiz, hasmetmeâb! Aldığımız fiyata satarız!”

III. Napolyon sus pus olur. Çünkü Osmanlı’nın Girit’i çeyrek asırlık bir savaş sonunda belki de binlerce şehidin kani pahasına aldığını bilmez değildir. Yine Keçecizade Fuat Paşa’nın anıları ile devam edelim III Napolyon kendini beğenmişliğiyle ve patavatsızlığıyla meşhurdur. Paris'te verdiği bir davette Fuat Paşa'ya ‘‘Devletiniz artık pek güçsüz, mesela donanmanız işe yaramaz halde. Ne vaziyette olduğunuzun farkında mısınız?’’ deyince, Paşa'dan yine güzel bir cevap alır: Fuat Paşa ‘‘Majesteleri hata ediyorlar!’’ dedi. ‘‘Türkiye öyle kuvvetli bir devlettir ki, üç asırdan beri sizler dışarıdan bizler de içeriden yıkmaya bu kadar uğraştığımız halde hala yerinde duruyor!’’ (Ali Kemali Aksüt'ün ‘‘Sultan Aziz'in Avrupa ve Mısır Seyahati’’ isimli eserinden). Bir hatıra da Ahmet Vefik Paşa’dan. Paris’te Büyükelçilik görevini Ahmet Vefik Paşa yürütüyordu. İmparator III. Napolyon, Ahmet Vefik Paşaya laf atmıştı;

'Paşam, Osmanlı İmparatorluğu çatırdıyor, seslerini duyuyorum!

Renkli ve nüktedan bir kişiliği bulunan Ahmet Vefik Paşa, altta kalmamış, tarihi yanıtını anında seslendirmişti;

- İstanbul, buraya epey uzaktır, ses gelmez. Sizin duyduğunuz her halde sizin imparatorluğunuzun çatırtı sesleridir. III. Napolyon, Ahmet Vefik paşa ile sözde alay etmek istemişti;

- Siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Sanki Yavuz Sultan Selim’in Sefiri gibi hareket ediyorsunuz!

Paşa’nın yanıtı suratına tokat gibi inmişti;

- Eğer Yavuz Sultan Selim Han, şimdi

Padişah olsa idi, siz Fransa’da İmparator olarak bulunamazdınız!

Yani dememiz o ki,bu cevabı verenler “duraklamış” hatta “gerileme” ye yüz tutmuş cihan devletinin bürokratları elçileri vs. Bu nasıl gerileme ya da duraklama ise…..

İşte bu ziyaretlerden sonra Sultan Abdülaziz ve beraberindekiler İngiltere’ye geçer ve Belçika üzerinden Osmanlı Ülkesi’ne döner. Padişah’ın aklında elbet gezip gördükleri ile ilgili birçok şey kalmıştır, ama rivayet o dur ki Fransa'nın güzelliğiyle ve zekâsıyla meşhur imparatoriçesi, yani Üçüncü Napolyon'un karısı Eugenie bu akılda kalanların en özeli olacaktır. Sultan Abdülaziz için Eugenie'yi tekrar görebilmek, iki sene sonra, 1869 Ekim'inde nasip olur. İmparatoriçe, Süveyş Kanalı'nın açılış merasimine davetlidir; Mısır'a gemiyle gidiyordur ve giderken İstanbul'a uğrar. Esasen bu ziyaret daha öncesinden belli olduğundan dolayı karşılama ve ağırlama için hazırlıklar 3 ay öncesinden başlar Sultan Abdülaziz de bizzat başında bulunur Beylerbeyi Sarayı’nın banyoları mermerden tekrar yaptırılır, İmparatoriçe’nin kalacağı odanın mobilyaları en iyileri ile değiştirilir pek çok değerli eşyalarla süslenir, Beykoz da bir”Av Köşk”ü yaptırılır, İzmit’e seyahat edeceği vagon bile adeta çiçeklerle yeniden imal edilir. Nihayet ziyaret günü geldiğinde İmparatoriçe için çok özel bir karşılama hazırlanır, Sultan Abdülaziz, kendisini bizzat seyahat ettiği “AİGLE” isimli gemide karşılar ve adeta peş-peşe hediyelere boğar, bunların arasında binlerce altın değerinde ipek üzerine gümüş iplikler ile dokunmuş ve gecelik entarisi yaptırması için verdiği kumaş şal, tüm halkın dilindedir. Eugenie Beylerbeyi Sarayı’na, Sultan ile birlikte 13 çifte kürekli saltanat kayığı ile gider. Yanındaki maiyeti ise Huber Köşk’ünde kalacaklardır.

İmparatoriçe Eugenie İstanbul’da bir hafta kalacaktır, Saray’da yerleştikten sonra İmparatoriçe Türk kadınları usulünde yıkanmayı arzu ettiğinden en maruf hamam ustalarından İstavroz Hamamı’ndaki Vesile Hanım çağırılır sarayın hamamında bu kıymetli misafiri eli ile yıkar Vesile Hanım Eugenie’nin güzelliğini, billur gibi vücudunu söylemekle bitiremez Bu kadının dediği gibi İmparatoriçe hakikaten pek güzeldir. Vesile Hanım bellediği birkaç kelime Fransızcayı karışık bir şekilde söyler, İmparatoriçe de pek çok gülermiş. İmparatoriçe giderken kendisine haylice hediyeler vermiş olduğundan bu parayı sermaye yapıp bohçacı olur ve hamam ustalığını terk eder .” bu kelimeler. Eski Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “13 Asr-ı Hicri İstanbul Hayatı” isimli kitabından nakledilmiş. Gezi’nin O dönem için gerçekten önemli bir gezi olduğu anlaşılmaktadır fakat bununla beraber bu gezi başladığı andan itibaren İstanbul da dedikodu kazanı kaynamaya başlamıştır Sultan’ın İmparatoriçe’ye karşı olan ilgisi fısıltı gazetesinin manşetine çoktan yerleşmiştir bile. İmparatoriçe’nin tüm gün İstanbul’u dolaşmakta öğleden sonra yorgun argın Beylerbeyi sarayına dönmekte ve kendini yanına yardımcı olması için Sultan tarafından gönderilen Arz-ı-niyaz kalfa’nın maharetli ellerine ve Vesile Hanım’ın hamam ustalığına terk etmektedir.

İşte bu günleri takip eden gecelerin birinde, rivayete göre 17 Ekim gecesi, İmparatoriçe’nin hizmetkârları Huber köşkünde kalmakta, Beylerbeyi sarayının maiyeti ise derin uykulara dalmakta iken Dolmabahçe Sarayı’ndan yola çıkmış saltanat kayığı Beylerbeyi Sarayı’nın kuğu gibi beyaz silueti ile kucaklaşmıştır. Yukarıda dediğimiz gibi, belki saray’ın mimarı Balyan Usta ‘nın aklından “saraya girmenin ve maiyetine görünmeden ikinci kata çıkmanın çok kolay olacağı” gibi bir hususiyet geçmemiştir. Ama Sultan Abdülaziz için olayın böyle cereyan ettiği çok açıktır. Sultan Abdülaziz işte O ikinci kattaki odalardan bir tanesinin yaldızlı kapı kolunu indirdiğinde, açılan kapıdan gelen hava akımı odadaki şamdanın üzerinde olan dört mum’un alevini titreştirir, titreşen bu alevlerin sönük ışığı ise Eugenie’nin şeffaf gecelik elbisesi içinde sedef renkli bedenine ve alev kızılı saçlarına yansımaktadır. Sultan Abdülaziz gün ağarıncaya kadar Beylerbeyi sarayında kalır.

Bu olağanüstü gecenin yankıları zaten kaynayan dedikodu kazanının adeta taşması demektir. Söylentiler o kadar artar ki, hükümdarın annesi Pertevniyal Valide Sultan, haremi ziyarete Abdülaziz’in koluna girerek gelen Eugenie’ye "Kadın, senin kocan yok mu, memleketine gitsene!" diye bağıracak daha sonra yere tükürecek ve elini yedi iklim sultanı oğluna ’a adeta bir tokat atmak istercesine havaya kaldıracak; bazı Fransız gazeteleri de "Sadık tebaaları, majesteleri İmparatoriçe'yi artık Paris'te görmek istiyorlar" gibisinden başlıklarla çıkacaklardır. Bununla beraber bu ihtişamlı ziyaret birkaç gün daha devam eder. İmparatoriçe için bir kır gezisi tertip edilir, İmparatoriçe kendi anılarında Beykoz’da hazırlanan Avcı Köşk’üne giderken boğazın her iki yakasındaki şenlik ateşleri ve havai fişek gösterilerini, parmaklıkların ve tüm kıyı evlerin bahçelerinin renkli fenerler ve lambaları ile aydınlatılmasını, Roket ve çarkı feleklerle Boğaz'ın her iki kıyısında, yapılan gösterilerin adeta gökyüzünü yaktığını çok büyük bir mutlulukla anlatır. Tüm gezi boyunca kullandığı tahtırevan ise halen bugünkü Fransız konsolosluğundadır.

Efendim… Közlenmiş patlıcanlar, kabukları ayıklandıktan ince ince doğranır, sonra un, yağ ve süt ile karıştırarak ve tuz-biber ilave edilerek püre kıvamına gelene kadar harmanlanır, oluşan bu muhteşem lezzetli karışım ortası hafif çukur olacak şekilde tabağa koyulur, ortada bulunan hafif çukurluğa daha önceden kavrulmuş, domates ya da salça ve soğan marifetiyle bir kez daha pişirilmiş meşrebine göre dana veya koyun eti yerleştirilir … Afiyet olsun !!.

Nasıl? Beğendiniz mi? Beğendiniz. Haklısınız zira yukarıda bahsedilen kır gezisinde ikram edildiğinde Sultan Abdülaziz ve tabi İmparatoriçe Eugenie de çok beğenmişler, O kadar ki İmparatoriçe bu yemeğin tarifini alarak memleketine de götürmüş. Yemeğin adı mı? E canım bunu bilmeyecek ne var adı üstünde zaten “Hünkâr Beğendi” bu lezzetin bu isimle sofralarımızda yer bulmasını İmparatoriçe hazretlerinin damak tadına borçluyuz

Bu bolca aşk ve dedikodu kokan gezi, nihayet sona erer, İmparatoriçe ülkesine döner ve tabi maiyeti de. Bir süre sonra Prusya da silah ticareti ile uğraşan Auguste Huber, İstanbul ‘da,boğaz kenarında bir köşk’ü satın almak için köşk’ün Fransız sahibesi ile pazarlık halindedir.Auguste Huber o köşk’e bugün de kullanılan ismini veren kişiden başkası değil
lakin pazarlık ettiği Fransız bayan’ın özelliği İmparatoriçe Eugenie’nin baş nedimesi olması, bilinen o ki köşk kendisine Sultan Abdülaziz tarafından hediye edilmiştir,yukarıda anlattığımız gezide imparatoriçesi ile ilgili bilip de bilmedikleri!!! Görüp de görmedikleri !!!! için

Sonra……. efendim, sonrasında araya birçok felâketler girdi. Abdülaziz tahtından indirilip öldürüldü, Üçüncü Napolyon'un, Alman ordularına karşı 1870'de Sedan'da yenilip esir düşmesi üzerine Eugenie de Paris'i terk edip İngiltere'ye sığındı. Bir sene sonra serbest bırakılan kocasıyla İngiltere'de yeniden bir araya geldi ama Fransa'ya bir daha dönemedi ve tam yarım asır sürgünde yaşadı. Bu sürgün günlerinde 1869'daki ziyaretinde sonra, 1911 Haziran'ında yatıyla İstanbul'a bir daha geldi, zamanın hükümdarı Sultan Reşad'ı ziyaret etti ve padişahtan tuhaf bir ricada bulundu: İstanbul'a 42 sene önceki ilk gelişinde henüz küçük bir çocuk iken tanıdığı bir şehzadeyi, Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzettin Efendi'yi görmek istedi. Şehzade ile görüştü ve bu isteği İstanbul'un yanı sıra Paris'te de oldukça manidar karşılandı. O dönemde sarayın "mabeyin başkâtibi" yani "genel sekreteri" olan meşhur romancı Halit Ziya Uşaklıgil, hatıralarında buluşmadan bahsederken "...Kalbini neler burktu, bunu keşfetmek mümkün değildir. Fakat dönüşünde, rıhtımdaki sandala binerken daha ziyade yaşlanmış, daha ziyade çökmüş gibiydi" diye yazacaktı. Halit Ziya’nın gerçek “Aşk-ı Memnu” su bu olabilir miydi acaba? 

3 yorum:

Teşekkür ederiz.